Geniş zaman olur ki…

Trampet sesi ile başlıyoruz, Bayan Gelsomina, lütfen!

Sokak

Sokakta başladı her şey. O sabah kapısını kilitleyip beresini düzeltip hızlı adımlarla merdivenden inip sokağa çıktı. Trene koşmak zorundaydı yakalamak için.  Ucu ucuna yetişti. Zaten istasyona doğru koştuğu sokaktan ekspres’in geçtiğini görmüştü. Banliyö trenini kaçırmış olamazdı. Kalabalık, havasız trende uykusunun açılmasını bekledi. İstasyonlardan tanıyordu nerede olduğunu. Suadiye’de peron dardı, Bostancı ise balık kokuyordu mesela. Söğütlüçeşme’de inip altgeçitten geçerken ucuz gömleklere baktı. Siyah bir tane beğendi, ayaküstü alıp geçti. Bir otoparktan, bir de Boğa’ya çıkan çarşıdan geçti. Cansız mankenlerle göz göze geldi, korktu.

Kadıköy’de sokaklarda ilerlerken duvardaki yazılara baktı. Kim, ne zaman, nasıl, neden yazmıştı ki o yazıları? Kaç kişi okuyup, kaç kişi dalga geçmişti yazanla? Kaç kişi gülümsemişti. Hadi onu da geçtim, kaç kişi dikkat etmişti? Moda’ya geldiğinde denizin sakin olduğunu görünce gülümsedi.

Deniz kenarında kahvaltısını yaptıktan sonra ara sokaklardan Bahariye Caddesi’ne çıkıverdi. Bir tramvay geçti, bir de simitçi.  Kafası bulandı hep, anılarını sokaklarda bırakmıştı ama yağmurlar silip götürmemişti. Her sokakta geride bıraktığı bir dostunu hatırladı. Gülümsedi buruk buruk.  Sakızgülü sokaktan aşağı inerken gözü vitrinlere takıldı, takılmadan geçemezdi zaten.  Rexx’in önündeki motorlara baktı, aklındaki uzun yolculuk fikirleri canlandır birden. Kendine geldiğinde çoktan balıkçılar sokağına inmişti.

Haltun Taner Sahnesi önünde bir sigara yakıp insanları izledi yağmur altında. Düşündü düşündü düşündü… Çıkamadı işin içinden. Hem gitmek istiyor İstanbul’dan hem de soruyor kendine “nereye?” diye. Haydarpaşa’ya doğru yürüdü. Ekspres trenleri görünce içindeki gitme isteği depreşti. Hangi tren olsa? Nereye gitse?

O yine banliyö trenine bindi. Yaşlı teyzeler, kirli sakallı çirkin suratlı adamlar, umursamaz liseli gençler, pencereden bakan insanlar… Birbirine bakan insanlara baktı, kim kime bakıyor merak etti. Alımlı bir kadına bakan adamın yanındaki eşine baktı, kadın eşine bakıyordu, sonra o kadınla göz göze geldi. Kadın utandı. Gözlerini kaçırıp dışarı baktı tekrar. Karanlıkta pencere ayna gibi yansıtıyordu içeriyi. İnsanları yansımalarından izlemeye, yansımalar ve gerçekler arasındaki farkları bulmaya çalıştı. Deniz İstanbul’un her yerinde farklıydı.

Evine döndü. Aynada kendine baktı. Düşündü, düşündü, düşündü… Çıkamadı işin içinden. Bilinçaltına geçirdiği görüntüler ve sesleri ise gece rüyasında görecekti.

Written by rzshn

20 Ocak 2012 at 17:39

Yol

Uzun zaman sonra klavye başına geçmek gerçekten tuhaf oldu. Aslında başına geçtiğim şeyin ne klavye, ne kalem ne de mürekkep olduğunun farkına vardım tekrar. Başına geçtiğim şeyin aslında kendimi bir gözden geçiriş olduğunu farkettim. Bu sabah uyandım, dünkü karın aksine gökyüzü maviydi. Uğrayıp geçmiş demek ki, kandırıkçı. İçeride toparlanması gereken bir rakı masası kalıntısı var ayrıca. Başım ağrımıyor, karnım aç değil çok yediğimden dolayı ve bugün hiç çıkasım yok evden. “Melankoliklerin işidir.” diyebilirsiniz evden çıkmamak için ama ben böyle iyiyim ki.

En son yazdığım melankolik satırlardan sonra azıcık gülümsemek lazım diye düşünmüş olacağım ki araya çok uzun zaman girmiş. Gerçekten de insan melankolik olduğunda her şeye dair daha fazla ilham çıkıyor ortaya. Müzik ya da resim ya da başka bir şey… Pek farketmiyor. Melankolik yaratıcılık mı yani? Yerler aslanım…

Neler değişti?

Hayatım normalleşti biraz. Normalleşmek ne kadar ağır bir kelime. Karşı olduğunu düşündüğüm bir sistemin parçası haline gelmişim. Hepimiz öyleyiz belki ama “biraz daha” normalleşerek “daha çok” parçası oldum. Aferin bana. Bu konuda düşündüklerim gerçekten karmaşık. Bazı kısımları anlamsız hatta.

Bir de “bir daha uğramam” dediğim bir şehri daha çok sever oldum. Bir şehri sevdirebilecek en güzel şey neyse o yüzden… Mutluyum deyip bu satırı noktalarım.

Bugün pazar, bugün gökyüzü maviydi ve dizlerimde bir kedi uyukluyor. Bu kadar normalken bile hala içimde “bir şeyler yapmalısın” diyen bir ses var, ne olur hiç susmasın o ses. Bir şeyler yapmaya ihtiyacım var.

not: Biterken Tori Amos – Cars and Guitars çalıyordu.

Written by rzshn

15 Ocak 2012 at 14:00

geniş, şimdi kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

Üç nokta

Acaba diyorum, cümleleri alışkanlık haline getirdiğim bu “üç nokta” ile bitirmek… Acaba beni mi yansıtıyor? Beni gösteren bir gösterge mi acaba üç nokta? Şimdi düşündüm bunu çünkü “üç nokta değil nokta koymak lazım” dedi bir ses, hem içimden, hem dışımdan… Aynı ses… Uzun zaman geçti, evet ama uzun zaman buraya yazmayalı geçti. Yoksa ben çok yazdım! Çok okudum… Hayatım sanki çok yolunda gidiyormuş gibi kendime başka dertler yarattım! Ben mi yarattım? Yok artık, daha neler…

Peki ya “…” ?

Anlayamadığım şeyler var, anlatamadığım şeyler cabası, anlayamayacağı şeyler bunların ötesinde belki de… Öncesi ve sonrası ayrımını yapabileceğim noktaları birleştirdim ki ben. Benim için “şimdi” var ki sadece. Bunu anlayabileceğini pek sanmıyorum mesela ben.

Peki neden hala?

Çünkü “…”!

Bak nasıl da kullanıverdim! “Cuk” diye oturdu… Sorulacak soru yok, sorulduğunda verilecek cevap yok… Artık yok tedavisi, geri dönüşü yok, artık arkaya bakmak yok! Bunları ben söylüyorum belki ama “eko” bana geri dönüyor ve “eko” benim sesimden daha güçlü ve “eko” beni yerle bir ediyor! Bazen “korumak” ne kadar zor oluyor biliyor mu ki? Belki de “korumak” için geri bakmamak gerekiyor, bilmiyorum ki!

Peki insanın anılarını parçalayıp seçici geçirgen bir hafızadan geçirmesi mümkün mü? Etik mi? Bencillik olabilir mi? (O değil de boynum fena ağrıyor… En kısa zamanda doktora gitmem gerek.) Peki insan kendi kendine dayatabilir mi bazı şeyleri? Yapabilir miyim? Yapmalı mıyım?

Belirsizliklerimin, iç çekişmelerimin belki de çelişkilerimin doruk noktasında dans ediyorum! Kendi kendime, risklerim, yüzleşmelerim, hepimiz bir arada…! (Bazen “üç nokta”dan sonra “ünlem” de gelebiliyor, dikkat et!)

Ama kızmam gereken birinci kişi benim ki, iğneyi başkasına, cuvaldızı kendime… Ama nedense iğneler de kendime çuvaldızlar da? Neden?

Şimdi ben bu yazıda sürü ile soru sordum ya, hiçbiri de cevaplanmayacak, cevaplanması anlamlı olmayacak çünkü, biliyorum! Beni rahatlatması için ne gerek bilmiyorum ama telefonu açıp bağırıp çağırmak “yaradaki kabuğu kaldırmak” klişesinden başka bir şey olmayacak.

Kendimi hatırlıyorum, sessizliğimle bağırıp çağırdığım zamanları, sessizliğimi karşımdakine (…ve tabii ki kendime) işkence haline getirdiğim zamanları… Ben değiştim mi? Şimdiye kadar ne çok konuştum oysa değil mi?

Boynum çok ağrıyor ve şimdi uyku zamanı… Her koyun kendi rüyasını görür!

Not: Biterken Iron Maiden – The Thin Line Between Love and Hate çalıyordu.

Written by rzshn

25 Mart 2011 at 05:25

şimdi kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , , , , , , , , , ,

Gidebilirsen

Gidebilirsen git ya da hiç gelmediysen benim yanılgım olacaktır gözlerimin önünden geçişin. Artık tek başıma oturup şarap içtiğim zamanlarda önünden durmadan geçtiğim tren istasyonları gelir aklıma. Dursaydık birkaç dakika, baksaydık azıcık etrafa, olmaz mıydı sanki?

Durmam mı gerekiyor? Sana her adım atışıma karşılık bana bir ayak boyu bile yaklaşmıyorsan eğer… Durmam, geri dönüp gitmem mi gerekiyor? Silmem mi gerek ya da zihnimde özenle yerleştirdiğim her küçük ayrıntıyı sana dair… Söylesene, kendimi mi kandırıyorum ben, gözlerinde gördüğümü iddia ettiğim pırıltıyı hatırlarken? Peki incelikle toplayıp iplik üzerine yüce bir denge ile serdiğim anları ne yapmalı? Yazdığım sayfaları koparıp sana vermeli ve böylece unutmalıyım seni, tekrar tekrar okuduğum için…

Farkında mısın peki?

Kalabalıklarda yanımdan geçişinde gözlerine baktığımın, en küçük hareketinin farkında olduğumun, söylediğin her sözün aklımda olduğunun, bana dair her hareketini, her sözünü, her bakışını ciddiye aldığımın, bazen gereksiz olsa bile…

…ama bu benim! Tüm şeffaflığımla, konuşurken, gözlerine bakarkenki tüm gizlenmeziliğimle, hatta belki de şaşkınlıkla ya da bir garipseme ile karşıladığın derin anlatılarımla. Seni farklı bir yere koyduğumdan dolayı bu “açık”lığım. Birini farklı bir yere koymuşsan rol yapamazsın, kontrollü davranmak zor olur, maske takamazsın, kendini geri de tutamazın ve hatta karşındakine anlamsız gelebilecek kadar açık, içten ve samimi davranırsın. Kaybetmekten korkmazsın ya da kırılmaktan… Çünkü daha önce çok defa kırılmışsındır zaten, dokunmaz sana karşındakinin hala orada “duruyor” oluşu.

Senin hala duruyor olman ve benim sezgilerimin hissettiklerimin karşılıksız olduğunu söylüyor olması… Hiç canım yanmıyor biliyor musun? Alıştım çünkü artık…

Şimdi gidebilirsen git ya da hiç gelmediysen benim yanılgım olacaktır hayatımdan geçişin.

Not: Biterken Tom Waits – Watch Her Disappear çalıyordu.

Written by rzshn

30 Ocak 2011 at 01:35

şimdi kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , ,

Raylar

Saat yine 03:00′a yaklaşıyor ve ben yine düzensizlik düzeninde gözlerim açık olarak geçiriyorum bu saatleri. Geçirdiğim tuhaf günün ardından boyun ağrısı ve tuhaf bir baş ağrısı. Hayata dair nükseden sıkıntılar da cabası…

Bu “hızlı şehir”de zamanı yavaşlatabildiğim yerlerin en başında geliyor tren istasyonları ve ne şanslıyım -şimdilik- içinde yaşadığım ev yakın bir tren istasyonuna.

Sanki direniyorlar; insanlar ve raylar, yeni ve eski modelleri ile vagonlar… Eskiden dakika hesabı yapardım istasyona giderken. Artık saate bakmadan teslim ediyorum kendimi beklemeye. En fazla 20 dakika, sonra ortalama 15 dakikada Söğütlüçeşme’deyim. Peki hangi dolmuş 35 dakikada Kadıköy’e varabilmiş ki, taşıdığı insanların sinirini bozmadan, ani fren yapmadan ve yolcularını sarsmadan -fiziksel ve ruhsal olarak-?

Benim trenlerle olan meselem zaman değil. Bu konuda sağladığı avantajı bir kenera koyuyorum. Benim derdim tren istasyonlarının nostaljisi ile de değil. Benim derdim bana dayattığı ruh hali ile ilgili. Hangi sebeple, hangi hakla?

Bu ruh hali vagonlarla değil de, istasyonlar ve raylarla daha çok ilgili. Bekleyiş, terkediş, varış. Birbirine her zaman eşit uzaklıkta olan raylar, çakıl taşları, ışıklar, bekleyen sakin sessiz insanlar, turnikeler, kediler, bekleme salonları, banklar, saatler, rayların etrafında yaşayan apartmanlardaki insanların düşündükleri… …ve tren geçerken çıkan ritmik ses. Dancer in the Dark’ı izleyenler hatırlar, “I’ve seen it all” parçasının hemen başındaki tren ritmini… (üç nokta, seni seviyorum!)

Anlamaya çalışmadan teslim etmem gerek belki de kendimi bu ruh haline. Hele de kış iken mevsim, sokaklar ıslakken ve de raylar üzerine yapılan şarkılar dururken… Kızarmış balık kokan bir tren istasyonunda terkederken treni… Alıp veremediğim bir şey var raylarla. Hala çözebilmiş değilim lakin.

Belki de susup şarkılara söz vermek gerek:

Gece Treni

Bir kez daha düşüyor
Kentlerin yabancı sesi üstüme
Bu bir gece treni
Nerede duracak kimse bilmiyor

Son yolculuğa doğru
Yanmıyor ışıkları

Dur bir daha isteme
Kimsesiz duraklar gelmez o yine
Bu bir gece treni
Ne zaman geçecek kimse bilmiyor

Yan koridor parlıyor
İçimde kaybolur yolcu sesleri
Bu bir gece treni
Sana mı gelecek kimse bilmiyor

Son yolculuğa doğru
Yanmıyor ışıkları

f…

…sonra biradan büyük bir yudum daha alıp bardağın dibinde görüntülerin nasıl bozulduğuna baktım. Boğazımdan bir yudum daha geçmeden ve dikkat çekmeden bakmaya devam ettim, o bozulmuş görüntüde görebildiğim yüzler gerçekliğini kaybetmemişti. Zaten gerçeklik algımı yanıltıyordu gözlerim. Bardağı masaya bıraktığımda tahtanın ve camın “topraktan gelenler” olduğunu düşünerek biradaki salınan yansımalara baktı gözlerim. Işıklar, sesler, kokular… “Hepsini bu bardağın içine doldurup bir yudum daha alacağım!” dedim kendime. Aldım da, büyükçe bir yudum!

Gördüklerimizin yüzeyselliğini parçalayıp, un ufak edip ardındakilere bakabilmek… Benim için fotoğrafik görüntünün anlamlandırılması sürecinde belirleyici olan eylem budur. Göstergelerdir esas olan! Aklımızın ulaşacağı ise gösterdikleridir. Gösterilenlere ulaşmak ise göstergeleri görebilme yeteneğimizin sonucundan ziyade biriktirdiklerimizin bizi nereye getirdiği ile alakalıdır. Hayat denen zerzevatlar yığını, klişe kokan en basit seviyede her yeni yaşımızda, her yeni yılımızda, kısacası takvim üzerinde belirlediğiniz basamaklarda bize nerden nereye vardığımızı düşündürür. Bu “dönem” ne getirdi, ne götürdü? Kimler geldi, kimler kaldı? Yani fotoğrafik görüntüye bakışımız daha çok “geçmiş”  ve özel olarak kendi geçmişimiz ile, inebileceğimiz derinlik ise tamamen hissettiklerimizle ilgilidir. Fotoğrafik görüntüye bakışımızı kendi birikmişliklerimizden ve hislerimizden bağımsız olamayacağı fikrini savunuyorum.

Çünkü fotoğrafı oluşturan göz -eğer harici kaygıları yoksa- tuhaf bir içgüdü ile görüşünü bir çerçeve ile sınırlar ve tek gözünü kapatıp gördüklerini iki boyuta soyutlar. Bu noktada “gerçeklik”ten bahsetmek sisli bir patikada yolumuzu bulmaya çalışmaya benzer. Biyolojik olarak beş duyuya sahipken gerçeklik algımızın gözlerimiz ile sınırlı kalamayacağını kabul etmemiz gerekir. “Fotoğraf için de böyledir.” diyerek belki de çok güçlü bir iddiayı ortaya atmış oluyorum. Görüntülerin bilinçaltımızdan / geçmişimizden çekip çıkardığı kokulardan, tatlardan, seslerden, ve de dokunuşlardan bahsediyorum. Bir anlamda fotoğrafik görüntüyü “içselleştiriyorum”!

Tekrar fotoğrafı oluşturan gözün sahibine dönecek olursak, bu içgüdüsel tavır bir yok olmuşluğu, bir kaybolmuşluğu simgeler. Size bir arabanın çarpmak üzere olduğu andan sıyrıksız kurtulmak için gösterdiğiniz ani tepkisel (refleksif) çabayı sarfettiğiniz zaman dilimini hatırlayamamanız gibidir fotoğrafı oluşturan kişinin parmağının deklanşöre basma anı. Bu içgüdüsel tavır fotoğrafik görüntüye atılan imzadır. Çünkü bu içgüdüde bireyin kendisinin biriktirdikleri ve tam o anda hissettikleri vardır. Tüm bunları noktasal bir zamana hapsetmenin nasıl bir ağırlık yüklediğinin farkındadır fotoğraf uğraçısı. Bunun sızısı her dakikasına hakim olacaktır artık, engellenemez bir biçimde.

Rüyalarımızı hatırlamak gibi…” demiştim. Eğer rüyalarımız tuhaf bilinçaltı hareketlerinin beynimizde oluşturduğu görüntü ve bilinç seviyesi ise bir fotoğrafa bakmak da içgüdülerimizle, yani bilinçaltımızın başka bir hareketi ile buluşmaktan farksızdır.

Fotoğrafik görüntülerdeki göstergeler bize ya kendi hayatlarımızı ya da başkalarının hayatlarını gösterir. Gösterdiği hayatlar bize ya da başkalarına dair olsa da bizim bu göstergeleri yorumlayış biçimimiz tamamen bizim kendi gördüklerimizle alakalıdır. Empati kurabilme yeteneğimizin sınırlarında gezinir dururuz. Fakat bencil tarafımız (ayın karanlık yüzü) illa ve muhtemelen büyük bir başarı sanrısı ile birlikte o fotoğrafik görüntüden kendimize dair birşeyler elde etmemizi sağlar / yol açar. Bu durum içgüdülerimiz kadar doğaldır ve kendimize kızmamızı, kendimizi garipsememizi gerektirdiğini de düşünmüyorum. Bu durumu ancak basit bir kıyaslama ile çözümleyebiliriz.

Fotoğrafik görüntünün oluşum sürecinde bakan ya da bakılan biz isek ya da bizde iz bırakan bir kişi ya da mekan konu alınmışsa görüntüden etkilenme olasılığımız nispeten yüksektir. İçgüdüsel bencillik seviyesinin üstüne çıkmamışsak eğer, fotoğrafı o an’a konu olan zaman ve mekan kavramı çerçevesinde değerlendirdikten sonra hislerimize de kulak vermemiz gerekir. Bunu bir gereklilikten ziyade derinliğe inen merdivenin bir basamağı gibi görebiliriz. Bu esnada sıradan olduğunu düşündüğümüz görüntü -eğer yeterli içgüdüsel üretim unsurlarını içinde barındırıyorsa- bize birşeyler hissettirmeye başlar. Şahsen en çok hissettiğim geçmişe dair bir özlem duygusudur.

Bu ve daha önceki bir yazıma konu olan fotoğrafın bana özlettikleri; asfalta düşen yağmurun zemini üzerinde koşmamı zorlaştıracak derecede kayganlaştırması ve bu esnada hatırladığım bir albüm (Slippery When Wet), şehir sesleri, otobüs gürültüleri, ıslak zeminle buluşan yağmur damlalarının parıldayışı, yağmurdan sığınmak için altında yürüdüğüm otoyolun aralığından sızan damlalar ve ışık, o civardaki fırından gelen sıcak hamur işi kokularını ve toprak kokusu ve herşeyden öte silüetteki insanla geçirdiğim onca zaman, onca kavga, plaklar, kahvaltılar, içkiler ve serzenişler…

Fotoğrafa bakabildiğimiz süre ile doğru orantılıdır özleyebildiklerimiz. Ayrıca özlediklerimizi unutmamızı önler fotoğraf. “Özlediklerimizi unutmak” da ne ola ki? Şu ola: Özlemin zaman içinde sönükleşmesi… Bunda da insani bir hata / suç / eksiklik görmediğimi belirtmeliyim. Elimizde olmadan -burası sorgulanabilir- yok olan zamanlar ve mekanları özlemenin bir anlamı olduğunu ve bu özlem duygumuzu fotoğraflarla taze tutabileceğimizi savunuyorum.

Yine de dönüp baktığım fotoğraflar bana geçmişte var olmuş güzel zamanlar / mekanlar / insanlar’ın artık hayatımda ne kadar yer aldıklarını sorgulamamanın getirdiği sızıdan ya da katıksız bir hüzünden fazlasını vermekte zorlanıyor. Yine de geçmişe dair bir pişmanlık duygusuna sahip olmadığımdan olsa gerek buruk da olsa bir gülümseme beliriveriyor yüzümde ve ben biliyorum ki beni “ben”, bizi “biz” ve seni “sen” yapan herşey geçmişteydi ve o geçmiş de -eğer bir yerlere tüm detayları ile yazamadıysak- fotoğraflarda.

Not: Biterken Yavuz Çetin – Oyuncak Dünya çalıyordu.

Written by rzshn

31 Aralık 2010 at 06:44

Çıplak doğan kalbimin
ilk kundağı ninnilerdi.
Ardından kendi kendine
şiir giydi giysi diye.
Bir gömlek gibi
taşıdım sırtımda
okuduğum şiirleri

Yarım yüzyıl yaşadım böyle
karşılaşana dek o sözsüzlükte.

Sandalye sırtındaki gömleğimden
öğrendim ki bu gece
yıllar boyu
kalbimin ezberlediği
bekleyişimmiş seni.

John Berger

Çeviren: Zafer Aracagök

Not: Biterken Yavuz Çetin – Sahil çalıyordu.

Written by rzshn

30 Aralık 2010 at 03:59

edebiyat kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

İnsanlarla

Aralık ayının şiddetli boyun ağrıları ile geçen bir günü. Bilimsel olarak senenin en uzun gecesi yaşanacak hatta bugün. Bol bol rüya görelim o zaman. Zamanın akışını yavaşlatabildim sanırım. Geçmişi olduğu yerde bırakmaya çalışarak ayağını gaz pedalından çektirebildim saate ve de takvim denen ucubeye.

Kedilerim hariç artık yalnızlığı benimsedim.  Hatta kendimi yönetmeye bile başladım. İstediğim saatte yatıp, ertesi sabah istediğim saatte uyanmayı da başardım. Üşengeç olan “karanlık tarafım”ı azarladım, kızdım, bağırdım, kavga ettik! Neyse ki uzlaştık kendisiyle. Geçenlerde kahvaltı hazırlarken hatta kendisine sorular sordum, cevaplar verdi. İyi anlaşıyoruz. Hayır hayır, şizofren değilim ama kendimle artık konuşarak iletişim kurabiliyorum. Garipsemediğim sürece sorun yok. Zaten yanımda başkaları varken “o” genelde susuyor ya da ben susuyorum, o konuşuyor.

Tuhaf rüyalar serisi devam ediyor ve yeni mekanlar yaratıyorum rüyalarımda. Yeni insanları dahil ediyorum bu sonsuz mimari içine. Bu mimarinin bozulmadan kalan mekanları ve insanları var. Eğer becerebilirsem ve de toparlayabilirsem bu mimariyi ikinci bir “dünya” haline getirebilirim. Lakin zor, farkındayım. Yine de rüyalardaki ifade ve his akışı için kelimelere ihtiyacınız olmaması ve “neden, nasıl” olduğunu farkedemediğiniz bir “bilginlik” hali… “Yüzünü görmüyorum ama tanıyorum, o olduğunu biliyorum!” deriz ya, işte bundan bahsediyorum.

Peki ya sabah olup uyanınca, “Yüzünü görüyorum ama tanıyamıyorum, artık o mu değil mi bilemiyorum!” dediğimiz dünyadan bahsediyorum bu sefer. İletişim konusundaki takıntılarımı da yenebildim. Etken ya da edilgen olmak değil sadece dengeli olmak, dengeli adım atmak… Hayata dair tüm meselelerde bunu savundum aslında, terazinin taşıyıcı kolunu kırmadan iki kefeyede dengeli yükler koymak lazım. Denge’ye inanır oldum. Bana karşı atılan bir adıma sadece ve yalnız bir adımla cevap vermek, bu konuda kontrollü değil de dengeli davranmak… İletişim konusunda sanırım olmam gereken yere geldim.

Çünkü neden? Çünkü insanlar tuhaf, onları tanıması, anlaması zor. Sadece karakterlerini değil, davranışlarını, sebeplerini, içinde bulundukları ruh halini, niyetlerini, çıkmazlarını kestirmek kolay değil. Hatta bazen konuşmalarındaki, davranışlarındaki boşluğun ve anlamsızlığın da farkında olmak gerekiyor ki sanırım en çok dikkat edilmesi gereken mesele.

Gözlemci, dinleyici oldum iyice. İnsanlara anlayabilecekleri kadarını anlatmak, anlamak istedikleri kadarını anlatmak gerek. Yoksa bu durum sizin için anlamsız bir yorgunluktan başka bir şey ile sonuçlanmıyor.

E peki n’oldu, nasıl oldu da tüm bunlar birden ortaya çıktı? İşte, yalnızlıkla… Evde, trende, bir kafede tarçınlı kurabiye yeyip çay içerken ve gazete okurken, bir dost size içini dökerken…

Farkındayım, seyrek seyrek ilerliyor yazdıklarım, umarım daha sık yazabilirim zamanla.

Not: Biterken Jethro Tull - War Child çalıyordu

Written by rzshn

21 Aralık 2010 at 15:52

geniş kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , , , , , , ,

Kuşburnu ve Ihlamur

…sonra bir fincan kuşburnu
Kızıl bir tat, sıcak içim
Mevsimse ısrarla sonbahar
Israrla mevsim kaçıyor kıştan
Mevsimler ısrarla kaçıyor
Birbirlerinden…

…sonra bir fincan ıhlamur
Yeşil tane tane damağımda
Ama ısrarla esiyor rüzgar
Karşımdaki beş adadan sesler getiriyor
Araya zaman girmesi değil
Araya su girmesi mesele
Su geçince aradan değişiyor insanlar

…sonra mevsimle esiyor rüzgar
Kaçıyor kuşburnu ile ıhlamur…

 

 

 

 

 

 

Not: Biterken Iron Maiden – Don’t Look to the Eyes of a Stranger çalıyordu.

Written by rzshn

22 Kasım 2010 at 03:38

edebiyat kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , , , ,

Síochána

Yaşlı misafirlerimi de uzaklara göndermemle birlikte tekrar Küçükyalı’daki bu pek de küçük sayılamayacak evde artık pek de küçük bir karnı olmayan kedimle başbaşa kaldık. İstanbul biraz daha ıslak şu günlerde ama çok da soğuk değil. Bulutlar battaniye misali ılık tutuyor havayı, yağmur da -en azından şimdilik- çılgınlar gibi yağmıyor! En büyük keyfim de pencereyi açıp müzik ve yağmur sesini karıştırmak birbirine.

Hayatım tam olarak dengesiz, uykum, kalkış saatlerim, beslenmem, uğraşlarım… Herşeye rağmen ruhum biraz daha dingin. Bulmacayı bitirdikten sonraki rahatlık var ya, işte o hakim şu zamana. Yine de herşey dengesiz, istikrarsız!

Bir tuhaf bekleyiş var sadece. Neden ve nasıl bilmiyorum, hayatta birşeyler kötü gitmeye başlayınca çorap söküğü gibi arkası geliyor, tersi de doğru! Birşeyler düzelmeye başlayınca arkası geliyor! İşte o bekleyiş var bir de, birşeyler düzelmeye başlasa gerisi gelecek diye bekliyorum. Bazı bekleyişler elinizde, tetikleyebiliyorsunuz, bazılarında ise tetikler başkalarında ama kalkıp gitmek yine de size kalmış, beklememek de bir tercih ama bir “sabır timsali” olan ben söz konusu olunca beklemek çok da zor değil.

Şu sıralar rüyalarım da bir tuhaflaştı, adını duyduğum ama hiç gitmediğim şehirler, hiç tanımadığım insanlar var! Eskiden rüyalarımda da bir istikrar vardı oysa ki. Rüyalarıma has mekanlar, kişiler, olay örgüleri vardı! Onlar da değişti. Eğer bilinçaltımsa ve onlar da değişmişse bravo bana!

Yeni insanlarla tanışıyorum şu sıralar ya da uzun zamandır görmediğim insanlarla görüşüyorum. Bir set çekilmiş gibi geçmişin herhangi bir noktasına. Yeni insanlardan biri “Éire”! Keyifli sohbetli, ikinci bir Tori Amos vakası, bir Irish! ”Ev alma komşu al” lafının teyidi resmen. Bunun dışında “Veni Vidi”, mantığın ve sezginin bedene bürünmüş hali…

Değişim rüzgarı yerini yağmura bıraktı ve toprak kokusuna. Toprak “huzur” demek benim için, “doğuran, üreten, koruyan, sahiplenen, sarılan” demek!

Evet, hiçbirşey yolunda değil ama dingin içim, huzurlu. Herşeyin yolunda olup (görünüp) huzursuz olmaktan çok çok daha iyi. En azından planlarımı biliyorum, seçeneklerimi biliyorum. Zamana ve biraz sabıra ihtiyacım var. Ayrıca yalnız kalmamaya (Zeytin hariç)…

Not: Biterken Deep Purple – Lalena çalıyordu ve pencere açık, serin odam…

Written by rzshn

19 Ekim 2010 at 03:13

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.